Futbolun kökeninden fazla bahsetmeye gerek yok, ama bu yazıda değinmeden geçmeyelim. İlkel çağlarda, Afrika'da ve Aztec'lerde insan kafataslarına ağaçlardan elde edilen polimerlerin - bugün bildiğimiz adıyla işlenmemiş latex - doldurulmasıyla oynanan bir oyundu futbol. Hatta kabile liderleri ayakla oynanan bu oyunlarda birbirleriyle karşı karşıya gelir, yenilenin kafatasından yeni bir "futbol" topu yapılırdı.
Futbolun yükselişi, daha doğrusu geliştirilişi, bu dönemlerinden çıkıp sanayi devriminde, yani modernizmi doruklarını yaşayan Avrupa'da, özellikle de şu sıralar dünya futbolunun lokomotif liglerinden biri olan İngiltere'nin 1800'lü yıllarına raslar. 1800'lü yılların ortalarından itibaren kurulan kulüpler şüphesiz bugün çok farklı yerdeler. O günlerde karın tokluğuna oynayan futbolcular, bugün toplumumuzun en zengin kesimlerinden birini oluşturmaya doğru ilerliyorlar.
Peki ya tribünler? Tribünler futbol için ne ifade ediyor ve tribünler futbolun neresinde?
Futbolun çok özet bir geçmişini geçtiğimiz gibi, tribünlerin de özetini geçelim. Futbol 1800'lü yıllarda en başlarda burjuvaların yani patronların takip ettiği karşılaşmalar olmakla beraber, halkın eğlence kaynağıydı. 1900'lerin başlarına gelindiğindeyse tribünlerin çoğunluğunu işçi sınıfı oluşturuyordu. Sosyologlar bu durumu Marx'ın tabir ettiği gibi yorumluyordu, yani futbol da aslında din ve milliyetçilik duyguları gibi afyon olarak kullanılıyordu.
Futbol özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra daha da ön plana çıkmaya başladı. Futbolcu transfer ücretleri artık değişilmez gibiyken, futbolcular da hatrı sayılır paralar alıyordu. Bu sırada tribünlerde de işçi sınıfı gittikçe gücünü yitiriyordu, çünkü bilet fiyatları futbolun endüstriyelleşmesine paralel olarak yükseliyor ve hizmet sektörünün her geçen gün yükselmesiyle kaybolan "işçi sınıfı" kültürünün de doğal olarak alım gücünü düşürüyordu.
Bu durum çok daha detaylı incelenebilecek olsa da, tribün kültürü bu aşamaları kat ederek 2000'li yıllara geldi. Bugün futbol neredeyse hayatımızın her köşesinde bulunan bir element.
Daha önce belirttiğim gibi, birçok sosyolog futbolun bir afyon olduğunu, yani toplumu kontrol etmek, ya da dikkatini başka yöne odaklamak için kullanılıyordu (ve hala da öyle kullanılıyor). Günümüzde, futbolcular yıllık milyon dolarları bulan kontratlara imza atarken, tribün emekçileri kimi zaman bilet parası bulamıyor.
Bunun yanı sıra, tribünler daha çok işçi sınıfı tabanlı, gelir seviyesi orta-alt denebilecek kesime hitap ediyorken, kulüp yöneticileri çoğunlukla kulübe finansman sağlayabilecek üst sınıf kişiler. Ayrıca, neo-Marksistlerin teorileriyle tamamiyle uyuşan bir biçimde tribünlerde yüksek seviyede milliyetçilik ve kimi tribünlerde din öğesi ön plana çıkıyor (bu dünyadaki tüm tribünler için geçerli olsa da bu tespitin amacı Türkiye futbolunu analiz etmek).
Bu durumda, üretim araçlarını ve sermayeyi elinde bulunduran kulüp başkanları/yöneticileri özel localarda maçları takip ederken, tribün emekçileri her şartta tek öncelik olarak takımlarını seçiyorlar. İşte bu nokta, tam olarak tribün kültürünün kendi içinde sürekli çelişki içerisinde kalmasını ve kendi kendini uyutmasını sağlıyor.
Bahsettiğimiz bu yöneticiler, federasyon adı altında yeni kurallar koyuyor, istemediğini tribünden çıkartıyor, protesto varsa sesini kısıyor, kaçacak yeri kalmamışsa da parasını alıp temliğini bırakıp gidiyor. Olan tüzel bir kişilik olan kulüplere değil, bu kulüplere gönülden bağlanmış tribün emekçilerine oluyor. Tribün emekçileri bu durumun farkında olmasına ve taraftar grupları halinde örgütlü olmasına rağmen, sistemi değiştirmek yerine günü kurtarmaya bakıyor. Çünkü tribün emekçisi, tribüne zaman zaman takımının anlık başarısı için geliyor. Yeri geliyor kraldan çok kralcı oluyor (Yeter Demirören Yeter tezahüratları yapan Beşiktaş taraftarının şu anki tutumu örneğin. Beşiktaş son dönemde çok ciddi zarar açıkladı ve takımın toplam borcu 300m $ civarında).
Burada temel sorun, tribünlerin futbol, milliyetçilik ve din öğelerinin yarattığı psikozdan sıyrılamaması. Bu öğeler her ne kadar tribün emekçilerinin hayatında önemli yerler tutsa da, bu sebeplerden ötürü futbolu kirleten, futbolu başka anlamlarda sadece futbol olmaktan çıkaran insanların karşısında bir tutum sergilemekten alıkoyuyor. Her gün şike skandalıyla çalkalanan ülkemizde insanlar takımlarının ve federasyonlarının başındaki insanları sorgulayacağına, karşısındaki insanları sorgulamaya devam ediyor.
Bu dağınık yazıyı da dağınık bir sonla bitirmek uygun olacaktır sanırım. Toplumu peşinde sürükleyen öğeler kendi başlarına insan hayatında önemli dinamikler olsalar da, bu öğeler yöneten sınıflar ve çıkar grupları tarafından sömürülmekte ve toplumu yönlendirmekte kullanılmaktadır. Bu öğelerin yarattığı ilüzyonlardan kurtulamayan tribünler, ekonomik kaderlerini ve hayatlarının akışlarını başkalarının eline teslim etmeye mahkumdurlar. Buna karşı yapılabilecek tek bir şey var: Futbolun hayatın her köşesinde olup, hayatla özdeşleşmesi gibi, tribünler de hayatla özdeşleşmeli, tribünlerde emekçi mücadele sesini daha gür çıkarmalıdır.