Yoğun ders programı arasında 3 günlük bir maç macerasının notlara büyük bir hüsran getirmesi kuvvetle ihtimal olduğundan, belki de sezonun en kritik maçlarından birine gitmeme kararı aldım. Bozüyük maçı, içeride kaçırdığım ilk maç oldu bu sezon. Tabii skorlara bakınca mecburen iyi ki kaçırmışım diyorum. 2-0'lık galibiyet ve tüm rakiplerin puan kaybı, kendi tabirimle "Altın değil uranyum değerinde" 3 puan.
Geçen sezon güç bela gittiğim bir maç dışında hep özlem duyduğum gibi Sarıyer maçlarına gidememiştim; Karadeniz ile Marmara'nın birleştiği güzide semtimiz Sarıyer'in maçına abilerle tanışıp gitmek bugüne kısmet olmuştu. Maçtan önce TD'den tanıştığım Ertuğrul Abi'yle sabah 12 gibi konuşmuştuk ve maç günü için her şey hazırdı. Önceki gün deli gibi yağan kar ve Taksim macerasının üstüne sabah 11.30 gibi kalkıp hazırlandım ve 12'de Sarıyer'de arabayı park edebilecek bir yer bulabildim. Kulübün Sarıyer sahildeki çay bahçesine Ertuğrul Abi'yle buluşmaya gittim. Konuşmamızda forma ve atkıyla gelmem konusunda beni tembihlemişti; zaten maça gitmeyi bildiğim tek yol da buydu.
Ben karnımı doyururken çaylarımızı içtik ve yavaştan diğer martılarla buluşup stada doğru yol aldık. İsimlerin hepsini hatırlamasam da Serdar Abi ve tabii ki Burhan Abi dahil olmak üzere birkaç kişiyle daha tanıştım. Burada sanırım Burhan Abi'ye özel bir parantez açmadan geçemem. Sarıyer sevgisi kadar içinde Altay sevgisini taşıyan, oğlunun adı Altay olan bir abimiz. Konya play-off maçına da Sarıyer'den 2 otobüs gelmişler.
Statta yerimizi aldığımızda 5-10 Kocaelili dışında pek kimseyi göremedik. 10 otobüs gibi bir laf geziniyordu. Sonradan bir 4 otobüslük grup, maçın da 25-30. dakikaları civarında da 3 otobüslük bir grup geldi. Burada da "Kocaelispor"a bir parantez açalım. Körfez Spor Kulübü renkleri bordo-beyaz olan bir kulüp. Sarıyer karşısına bayrakları ve formaları yeşil-siyah olarak çıktılar. Tribünler Kocaeli'yi tamamen terk etmiş ve Körfez peşinde koşuyormuş gibi gözüküyor. Bu nedenle benim gözümde Hodri Meydan'ı Aliağa Belediyesporla aynı noktaya koyuyor. Ha, yiğidi öldürelim, hakkını da verelim, Hodri Meydan bugün güzel bir görüntüdeydi. Ama "armasını satan karısını da satar".
Sarıyer tribünlerine gelirsek, kemik tayfalar her zamanki yerlerindeler. Özellikle Burhan ve Ertuğrul Abilerin jenerasyonu hayat onları Sarıyer'den uzağa itmeye çalışmalarına rağmen Martı'nın peşini bırakmış değiller. Sarıyer tribünü bu anlamda biraz bizim tribünümüzü andırıyor, çünkü Sarıyer kapalısının sağında nispeten daha yaşlı 30'undan 70'ine olan kısım, sol tarafında da gençler yer alıyor. Statta bir açık tribün yok, fakat abilerimin anlattığına göre yeni yapılan stattan önceki statta bir açık tribün varmış. Açık tribün olmaması ve deplasman tribününün kapalının sağına çok yakın olması, akustik dengesizlik yaratmakla beraber deplasman seyircisi için avantaj yaratıyor.
Maça döndüğümüzde ise açıkçası enteresan bir tablo var. Sarıyer iyi futbol oynuyor fakat beklerinden kaybediyor. Kanatlardan sarkan pozisyonlardan goller geliyor, 1-0'dan sonra hemen 1-1 yapması yetmiyor Martı'nın. 3-1 biten maçın 2 golünü ikinci yarıda buluyor Körfez. Tabii bu sırada Altay'ım da 2-0 önde olduğundan ben nispeten rahat bir şekilde, kah hakeme, kah Kocaeli'ye küfrederek maçı sürdürüyorum, aralarda Burhan Abi'yle küçük küçük sohbetler ediyoruz. Bu sırada oldukça yaşlı ve ismini unuttuğum bir tribün lideri gelip atkıya bakıyor ve Göztepe ile ilgili bir şeyler söylüyor, ben Göztepe'yi severim minvalinden. Burhan Abi "abi biliyosun ben Altay'lıyım aynı zamanda" diye karşılık verince "haa öyle mi" gibi bir cevap verip biraz daha muhabbet ettikten sonra uzaklaşıyor. Bu sırada içinde bulunduğu durumdan sıkkın olduğunu gözlemlediğim tribünler genellikle Kocaeli seyircisine arma üzerinden oynuyor, devre "satılık arma" temalı sözlerle bitiyor. Çayları alıp içeri bir yere geçip sigaralarımızı yakıyoruz, Burhan Abi geçmişten bahsediyor, ben de benim için geçmiş olan 10 senelik periyottan. Çaylarımızı ve keyifli muhabbetimizi bitiriyoruz ve ikinci yarıya geçiyoruz.
İkinci yarıda sahada futbol olmasına rağmen olmuyor. Bu sırada "Körfez"in siyah-beyaz bayrağını direkten çalıp gelmiş bir tribüncü bayrağı yakmaya uğraşırken polise kaptırınca, "o bayrak benimdi, kuleye tırmanıp aldım o kadar" diye serzenişte bulunuyor. Orada ufak bir arbede yaşanıyor ve "bayrak gitti g.t gitti" tezahüratları duyuluyor Sarıyer'de. 3. golün gelmesiyle bir grup yönetimi protesto ederken onlara karşı çıkan "Köfte" lakaplı ismini bilmediğim yaşlı bir abi, genç tribüncülerden birine fazla çıkıştığı için göz kapağının üstüne yumruğu yiyor, ortalık az da olsa kana bulanıyor. Ortalık yatışıyor, maç bitiyor. İçimde bir burukluk, stattan çıkıyoruz, Martı bugün uçamıyor.
Stat çıkışında gençler toplanmış Kocaeli otobüslerini bekliyorlar haliyle. Zaten haberlerden de gördüğümüz kadarıyla Kocaeli otobüsleri nasibini alıyor tezahüratların. Biz ise tavuk döner hayaliyle başlayıp, sonrasında pide ile son bulan yeni bir maceraya başlıyoruz. Yine TD'den Ali Abi ve Burhan Abi'yle sohbetimize pidecide devam ediyoruz. Transferler, kulübün içinde bulunduğu durum, kadrolar, mazi, ve daha birçok şey. Kalkıyoruz. Bütün gün bana 1 kuruş ödetmiyorlar, pek sevmesem de mecburen boyun eğiyorum. Dışarı çıkınca sigaraları yakıyoruz, biraz daha muhabbetten sonra ayrılıyoruz. Benim boynumda Sarıyer atkısı, Ali Abi'nin boynunda Altay atkısı.
Daha bugün tanıştığım, yaşça büyük abilerimin ilgisi ve misafirperverliği hakikaten çok mutlu ediyor beni. Vaktim oldukça da gitmeye karar veriyorum Sarıyer maçlarına.
Ne Samsun, Giresun, ne Bolu, Kocaeli. Olursa kardeşimiz Beyaz Martı olsun, kalanını istemez.
Not: Fotoğraf makinam olmadığından fotoğraf çekemedim maça ait. Aynı zamanda birkaç özel anı da dinledim çok hoşuma giden fakat onları da yazmadım, özel olduklarından.
Sarıyer 16. haftada İzmir'de Altınordu'yla oynayacak. Biz de Turgutlu deplasmanında olacağız. Bir şekilde denk geleceğiz abilerimizle. Die for you Beyaz Martı :)
15 Ocak'a kadar,
#HaydiBastirSanliAltayim
Mare Nostrum.
Sunday, December 25, 2011
Tuesday, December 6, 2011
Of Hikayesi
Alışıldık bir deplasman değildi bizimkisi. Muhtemelen hafta arasında deplasman ekibimizden bir kişiyi kaybetmemiz gelecek şanssızlıkların ve enteresan olayların habercisiydi.
Neyse konuyu fazla uzatmayalım. Yatakta dönüp durduğum gecenin ardından 2 saatlik uykuyla sabah 6.30'da Sarıyer mevkiinden doğru yola çıktım. İlk hedef Seza Abi'yi Sahrayıcedit'ten almaktı. Evin önüne geldiğimde saat 7'yi gösteriyordu. Toparlanıp çıkmamız ise 7.20 civarını buldu. Sanki uçağa 2 saat varmışçasına rahat ediyorduk.
Sabiha Gökçen'de ucuz otopark sağlayan Pegasus, ne yazık ki servis saatlerini iyi düzenlememişti. Sabiha Gökçen Havaalanı'na girdikten sonra görevli tarafından "Maalesef yarım saatten sonra biletlerinizi basamıyorum, uçuşu kapattık, binemeyeceksiniz" demesine "Şu an şaka yapıyosunuz heralde" tepkisini vermeme rağmen maalesef cevabını alınca kısa süreli panik yaşadık. Bu sırada uçağın kalkmasına 20 dakika kalmıştı, ve biz o çok değerli 20 dakikanın beşini oradaki iki görevliyle tartışarak geçirdik.
Bileti makinadan basmaya çalışırken bir bilet çıktısı aldım, ama o bilet de Trabzon biletiydi. Seza Abi iPhone'a sahip olduğu için oradaki barkodu direk okutup geçebiliyordu, fakat ben öyle bir teknolojiye sahip olmadığımdan sıkıntıdaydım. Öteki bileti basamamıştım ve uçağın kalkmasına 10 dakika vardı. Bu sırada Seza Abi'nin iPhone'undan benim barkodu da açma fikri aklımızda belirdi. Ben doğru şifreyi maile girene kadar ve güvenlik noktasından geçene kadar saat 8.15 olmuş ve uçağın kalkmasına sadece 5 dakika kalmıştı.
Bu sırada Seza Abi uçuşa yetişemeyeceğimize kesin gözüyle bakarken kapıya koştuk. Kapıyı kapatmalarına belki de saniyeler kalmışken benim "Duruuuun" diye bağırmamla "Biz de sizi bekliyorduk" tepkisini almam bir oldu. Uçağa tepkili bakışlar arasında binip "Biz biraz geç kaldık yeaa kusura bakmayın" diyerek yolcuları teskin etmeye çalıştım. Ama galiba pek iplenmedim.
Her neyse. Bir buçuk saatlik uçuşun ardından Trabzon'daydık. Benim Trabzon'lu arkadaşları telefon vasıtasıyla uyandırmaya çalışma merasimimin başarılı olmaması ve havaalanı tarafında elle tutulur oturulacak bir yer görmememiz sebebiyle Trabzon merkeze inme kararını aldık. Dolmuşa bindiğimizde "Trabzon merkeze gider mi?" sorusunun cevabını bir süre alamamam üzerine tekrarladığım soruya "Çömlekçi'ye gidiyi dedik ya daaa!" cevabını almam ve yandakilerin Çömlekçi merkezin hemen aşağısı oluyor açıklamasını yapmaları bir oldu.
Bu sırada açıklamayı yapan dayı, kendisinin de merkeze çıktığını ve bizi götüreceğini tabii ki Karadeniz şivesiyle söyleyerek bize kanat gerdi. Laf lafı açarken bi çay ısmarlamadan bırakmayacağını söyledi. Bizim derdimiz alkol olduğundan yan çizmeye çalışsak da, adam allem edip kallem edip bizi ikna etti. Bir çay içmek için ara sokakta izbe bir binanın bahçesine girdik.
Şimdiden hikaye çok uzun oldu ve maça bile gelemedim ama, özetle çay içtiğimiz dayı ve onun ekürileri bir çeşit tarihi eser kaçakçısı çıktı. Osmanlı kehribarlarından, sikkelerinden tutun, eski saatler ve küpelere kadar ceplerden her şey masanın üzerinde dolanıyordu. Yani biz bildiğin kaçakçı buluşma merkezinde takılıyorduk. Dayılar ceplerden kuyumcu mercekleri çıkartarak parçaları incelerken sahip oldukları daireleri anlatarak bizi şaşkınlığa ve mavi ekranlara sürüklüyordu. En sonunda ben gülmeden duramayacağımı anladım ve müsaade isteyip kalktık.
Yol üzerinde gelirken de barları kesiyorduk ve en merkez gibi görülen yere çıktık. Temizlik var henüz açık değiliz cevabını "ama taa izmir'den geldik bize bi kıyak yapıverin be" şirinliğiyle kırmayı başarıp oturduk. Biz oturduktan sonra mekana asker kaçağı tipli bir sürü eleman doluştu. Aralarındaki muhabbetleri buraya aktarsam bu yazı kitaba dönüşür o yüzden bu kısmı geçiyorum.
Tüm bu Trabzon'lu dostluk gösterilerinden sonra dolmuşla Of'a geçtik. Trabzon'da otobüsten inip takılan birkaç renktaşla beraber 40 dakika süren sancılı bir yolculuk bizi bir bina ve bir portatif tribünle çevrilmiş patates tarlasına getirdi. Kulüp binasında asılı çamaşırlar hangi ligde oynadığımızı ve ne takımlarla karşılaştığımızı hatırlatır cinstendi.
Maça gelirsek, sahada futbol namına pek bir şey yoktu. 10-15 kadar Of'lu çocuk, birtakım dayılar ve beleş bölgelerden maçı takip edenler belki de taraftar bile değillerdi. Bizim tribünümüz ise neredeyse hiç susmadan sürekli takımımızı destekledi. İlk yarı direnç gücü düşük ve rakibe baskı uygulayamayan bir Altay vardı sahada. Zaten Volkan'ın ayağının kaymasıyla da ilk golü kalemizde görüyorduk.
İkinci yarı Evren-Şenol değişikliği takıma biraz daha dinamizm getirdi. Fakat ikinci savunma hatamız ve ikinci Of atağı gole dönüşüyordu. Fırat ve Zafer'i çalımlarla geçen (zeminin çok büyük etkisi var tabii) Of'lu oyuncu topu ağlara gönderiyordu. 82'de Yunus'un attığı gol ise bize yetmiyordu.
Oynadığımız oyunun analizini yapmak gerekirse, Erdal'ı forvet arkası gibi oynatmakla pek bir şey kazanamayacağımız çok açık. Zeminin kötü olması nedeniyle top yapamamamız normaldi, ancak savunma arkasına bile oyuncu sarkıtamadık. Oyun sistemimizin ne olduğunu maç içinde anlamak bir hayli güçtü. Bu takıma yaratıcı bir forvet arkası şart gibi gözüküyor.
Dönüşte deplasman otobüsü bizleri havaalanına bıraktı. Bir arkadaşımın bize eşlik etmesiyle birer bira içip, ev yoluna koyulduk. Gece 10'da vardığım okulda tabii ki ders çalıştım. Arma uğruna, koyayım Pazartesi günkü sınava...
Umutsuzluk iyi bir şey değil. Desteğimizi her daim göstermeliyiz. Bu takım bu sene bu ligden çıkmak zorunda. Yoksa gelecek senelerde bizi daha zor koşullar bekleyecek. O nedenle Pendik maçında, cumartesi parkede, pazar günü çimde, armamızın peşindeyiz...
Neyse konuyu fazla uzatmayalım. Yatakta dönüp durduğum gecenin ardından 2 saatlik uykuyla sabah 6.30'da Sarıyer mevkiinden doğru yola çıktım. İlk hedef Seza Abi'yi Sahrayıcedit'ten almaktı. Evin önüne geldiğimde saat 7'yi gösteriyordu. Toparlanıp çıkmamız ise 7.20 civarını buldu. Sanki uçağa 2 saat varmışçasına rahat ediyorduk.
Sabiha Gökçen'de ucuz otopark sağlayan Pegasus, ne yazık ki servis saatlerini iyi düzenlememişti. Sabiha Gökçen Havaalanı'na girdikten sonra görevli tarafından "Maalesef yarım saatten sonra biletlerinizi basamıyorum, uçuşu kapattık, binemeyeceksiniz" demesine "Şu an şaka yapıyosunuz heralde" tepkisini vermeme rağmen maalesef cevabını alınca kısa süreli panik yaşadık. Bu sırada uçağın kalkmasına 20 dakika kalmıştı, ve biz o çok değerli 20 dakikanın beşini oradaki iki görevliyle tartışarak geçirdik.
Bileti makinadan basmaya çalışırken bir bilet çıktısı aldım, ama o bilet de Trabzon biletiydi. Seza Abi iPhone'a sahip olduğu için oradaki barkodu direk okutup geçebiliyordu, fakat ben öyle bir teknolojiye sahip olmadığımdan sıkıntıdaydım. Öteki bileti basamamıştım ve uçağın kalkmasına 10 dakika vardı. Bu sırada Seza Abi'nin iPhone'undan benim barkodu da açma fikri aklımızda belirdi. Ben doğru şifreyi maile girene kadar ve güvenlik noktasından geçene kadar saat 8.15 olmuş ve uçağın kalkmasına sadece 5 dakika kalmıştı.
Bu sırada Seza Abi uçuşa yetişemeyeceğimize kesin gözüyle bakarken kapıya koştuk. Kapıyı kapatmalarına belki de saniyeler kalmışken benim "Duruuuun" diye bağırmamla "Biz de sizi bekliyorduk" tepkisini almam bir oldu. Uçağa tepkili bakışlar arasında binip "Biz biraz geç kaldık yeaa kusura bakmayın" diyerek yolcuları teskin etmeye çalıştım. Ama galiba pek iplenmedim.
Her neyse. Bir buçuk saatlik uçuşun ardından Trabzon'daydık. Benim Trabzon'lu arkadaşları telefon vasıtasıyla uyandırmaya çalışma merasimimin başarılı olmaması ve havaalanı tarafında elle tutulur oturulacak bir yer görmememiz sebebiyle Trabzon merkeze inme kararını aldık. Dolmuşa bindiğimizde "Trabzon merkeze gider mi?" sorusunun cevabını bir süre alamamam üzerine tekrarladığım soruya "Çömlekçi'ye gidiyi dedik ya daaa!" cevabını almam ve yandakilerin Çömlekçi merkezin hemen aşağısı oluyor açıklamasını yapmaları bir oldu.
Bu sırada açıklamayı yapan dayı, kendisinin de merkeze çıktığını ve bizi götüreceğini tabii ki Karadeniz şivesiyle söyleyerek bize kanat gerdi. Laf lafı açarken bi çay ısmarlamadan bırakmayacağını söyledi. Bizim derdimiz alkol olduğundan yan çizmeye çalışsak da, adam allem edip kallem edip bizi ikna etti. Bir çay içmek için ara sokakta izbe bir binanın bahçesine girdik.
Şimdiden hikaye çok uzun oldu ve maça bile gelemedim ama, özetle çay içtiğimiz dayı ve onun ekürileri bir çeşit tarihi eser kaçakçısı çıktı. Osmanlı kehribarlarından, sikkelerinden tutun, eski saatler ve küpelere kadar ceplerden her şey masanın üzerinde dolanıyordu. Yani biz bildiğin kaçakçı buluşma merkezinde takılıyorduk. Dayılar ceplerden kuyumcu mercekleri çıkartarak parçaları incelerken sahip oldukları daireleri anlatarak bizi şaşkınlığa ve mavi ekranlara sürüklüyordu. En sonunda ben gülmeden duramayacağımı anladım ve müsaade isteyip kalktık.
Yol üzerinde gelirken de barları kesiyorduk ve en merkez gibi görülen yere çıktık. Temizlik var henüz açık değiliz cevabını "ama taa izmir'den geldik bize bi kıyak yapıverin be" şirinliğiyle kırmayı başarıp oturduk. Biz oturduktan sonra mekana asker kaçağı tipli bir sürü eleman doluştu. Aralarındaki muhabbetleri buraya aktarsam bu yazı kitaba dönüşür o yüzden bu kısmı geçiyorum.
Tüm bu Trabzon'lu dostluk gösterilerinden sonra dolmuşla Of'a geçtik. Trabzon'da otobüsten inip takılan birkaç renktaşla beraber 40 dakika süren sancılı bir yolculuk bizi bir bina ve bir portatif tribünle çevrilmiş patates tarlasına getirdi. Kulüp binasında asılı çamaşırlar hangi ligde oynadığımızı ve ne takımlarla karşılaştığımızı hatırlatır cinstendi.
Maça gelirsek, sahada futbol namına pek bir şey yoktu. 10-15 kadar Of'lu çocuk, birtakım dayılar ve beleş bölgelerden maçı takip edenler belki de taraftar bile değillerdi. Bizim tribünümüz ise neredeyse hiç susmadan sürekli takımımızı destekledi. İlk yarı direnç gücü düşük ve rakibe baskı uygulayamayan bir Altay vardı sahada. Zaten Volkan'ın ayağının kaymasıyla da ilk golü kalemizde görüyorduk.
İkinci yarı Evren-Şenol değişikliği takıma biraz daha dinamizm getirdi. Fakat ikinci savunma hatamız ve ikinci Of atağı gole dönüşüyordu. Fırat ve Zafer'i çalımlarla geçen (zeminin çok büyük etkisi var tabii) Of'lu oyuncu topu ağlara gönderiyordu. 82'de Yunus'un attığı gol ise bize yetmiyordu.
Oynadığımız oyunun analizini yapmak gerekirse, Erdal'ı forvet arkası gibi oynatmakla pek bir şey kazanamayacağımız çok açık. Zeminin kötü olması nedeniyle top yapamamamız normaldi, ancak savunma arkasına bile oyuncu sarkıtamadık. Oyun sistemimizin ne olduğunu maç içinde anlamak bir hayli güçtü. Bu takıma yaratıcı bir forvet arkası şart gibi gözüküyor.
Dönüşte deplasman otobüsü bizleri havaalanına bıraktı. Bir arkadaşımın bize eşlik etmesiyle birer bira içip, ev yoluna koyulduk. Gece 10'da vardığım okulda tabii ki ders çalıştım. Arma uğruna, koyayım Pazartesi günkü sınava...
Umutsuzluk iyi bir şey değil. Desteğimizi her daim göstermeliyiz. Bu takım bu sene bu ligden çıkmak zorunda. Yoksa gelecek senelerde bizi daha zor koşullar bekleyecek. O nedenle Pendik maçında, cumartesi parkede, pazar günü çimde, armamızın peşindeyiz...
Subscribe to:
Comments (Atom)