Alışıldık bir deplasman değildi bizimkisi. Muhtemelen hafta arasında deplasman ekibimizden bir kişiyi kaybetmemiz gelecek şanssızlıkların ve enteresan olayların habercisiydi.
Neyse konuyu fazla uzatmayalım. Yatakta dönüp durduğum gecenin ardından 2 saatlik uykuyla sabah 6.30'da Sarıyer mevkiinden doğru yola çıktım. İlk hedef Seza Abi'yi Sahrayıcedit'ten almaktı. Evin önüne geldiğimde saat 7'yi gösteriyordu. Toparlanıp çıkmamız ise 7.20 civarını buldu. Sanki uçağa 2 saat varmışçasına rahat ediyorduk.
Sabiha Gökçen'de ucuz otopark sağlayan Pegasus, ne yazık ki servis saatlerini iyi düzenlememişti. Sabiha Gökçen Havaalanı'na girdikten sonra görevli tarafından "Maalesef yarım saatten sonra biletlerinizi basamıyorum, uçuşu kapattık, binemeyeceksiniz" demesine "Şu an şaka yapıyosunuz heralde" tepkisini vermeme rağmen maalesef cevabını alınca kısa süreli panik yaşadık. Bu sırada uçağın kalkmasına 20 dakika kalmıştı, ve biz o çok değerli 20 dakikanın beşini oradaki iki görevliyle tartışarak geçirdik.
Bileti makinadan basmaya çalışırken bir bilet çıktısı aldım, ama o bilet de Trabzon biletiydi. Seza Abi iPhone'a sahip olduğu için oradaki barkodu direk okutup geçebiliyordu, fakat ben öyle bir teknolojiye sahip olmadığımdan sıkıntıdaydım. Öteki bileti basamamıştım ve uçağın kalkmasına 10 dakika vardı. Bu sırada Seza Abi'nin iPhone'undan benim barkodu da açma fikri aklımızda belirdi. Ben doğru şifreyi maile girene kadar ve güvenlik noktasından geçene kadar saat 8.15 olmuş ve uçağın kalkmasına sadece 5 dakika kalmıştı.
Bu sırada Seza Abi uçuşa yetişemeyeceğimize kesin gözüyle bakarken kapıya koştuk. Kapıyı kapatmalarına belki de saniyeler kalmışken benim "Duruuuun" diye bağırmamla "Biz de sizi bekliyorduk" tepkisini almam bir oldu. Uçağa tepkili bakışlar arasında binip "Biz biraz geç kaldık yeaa kusura bakmayın" diyerek yolcuları teskin etmeye çalıştım. Ama galiba pek iplenmedim.
Her neyse. Bir buçuk saatlik uçuşun ardından Trabzon'daydık. Benim Trabzon'lu arkadaşları telefon vasıtasıyla uyandırmaya çalışma merasimimin başarılı olmaması ve havaalanı tarafında elle tutulur oturulacak bir yer görmememiz sebebiyle Trabzon merkeze inme kararını aldık. Dolmuşa bindiğimizde "Trabzon merkeze gider mi?" sorusunun cevabını bir süre alamamam üzerine tekrarladığım soruya "Çömlekçi'ye gidiyi dedik ya daaa!" cevabını almam ve yandakilerin Çömlekçi merkezin hemen aşağısı oluyor açıklamasını yapmaları bir oldu.
Bu sırada açıklamayı yapan dayı, kendisinin de merkeze çıktığını ve bizi götüreceğini tabii ki Karadeniz şivesiyle söyleyerek bize kanat gerdi. Laf lafı açarken bi çay ısmarlamadan bırakmayacağını söyledi. Bizim derdimiz alkol olduğundan yan çizmeye çalışsak da, adam allem edip kallem edip bizi ikna etti. Bir çay içmek için ara sokakta izbe bir binanın bahçesine girdik.
Şimdiden hikaye çok uzun oldu ve maça bile gelemedim ama, özetle çay içtiğimiz dayı ve onun ekürileri bir çeşit tarihi eser kaçakçısı çıktı. Osmanlı kehribarlarından, sikkelerinden tutun, eski saatler ve küpelere kadar ceplerden her şey masanın üzerinde dolanıyordu. Yani biz bildiğin kaçakçı buluşma merkezinde takılıyorduk. Dayılar ceplerden kuyumcu mercekleri çıkartarak parçaları incelerken sahip oldukları daireleri anlatarak bizi şaşkınlığa ve mavi ekranlara sürüklüyordu. En sonunda ben gülmeden duramayacağımı anladım ve müsaade isteyip kalktık.
Yol üzerinde gelirken de barları kesiyorduk ve en merkez gibi görülen yere çıktık. Temizlik var henüz açık değiliz cevabını "ama taa izmir'den geldik bize bi kıyak yapıverin be" şirinliğiyle kırmayı başarıp oturduk. Biz oturduktan sonra mekana asker kaçağı tipli bir sürü eleman doluştu. Aralarındaki muhabbetleri buraya aktarsam bu yazı kitaba dönüşür o yüzden bu kısmı geçiyorum.
Tüm bu Trabzon'lu dostluk gösterilerinden sonra dolmuşla Of'a geçtik. Trabzon'da otobüsten inip takılan birkaç renktaşla beraber 40 dakika süren sancılı bir yolculuk bizi bir bina ve bir portatif tribünle çevrilmiş patates tarlasına getirdi. Kulüp binasında asılı çamaşırlar hangi ligde oynadığımızı ve ne takımlarla karşılaştığımızı hatırlatır cinstendi.
Maça gelirsek, sahada futbol namına pek bir şey yoktu. 10-15 kadar Of'lu çocuk, birtakım dayılar ve beleş bölgelerden maçı takip edenler belki de taraftar bile değillerdi. Bizim tribünümüz ise neredeyse hiç susmadan sürekli takımımızı destekledi. İlk yarı direnç gücü düşük ve rakibe baskı uygulayamayan bir Altay vardı sahada. Zaten Volkan'ın ayağının kaymasıyla da ilk golü kalemizde görüyorduk.
İkinci yarı Evren-Şenol değişikliği takıma biraz daha dinamizm getirdi. Fakat ikinci savunma hatamız ve ikinci Of atağı gole dönüşüyordu. Fırat ve Zafer'i çalımlarla geçen (zeminin çok büyük etkisi var tabii) Of'lu oyuncu topu ağlara gönderiyordu. 82'de Yunus'un attığı gol ise bize yetmiyordu.
Oynadığımız oyunun analizini yapmak gerekirse, Erdal'ı forvet arkası gibi oynatmakla pek bir şey kazanamayacağımız çok açık. Zeminin kötü olması nedeniyle top yapamamamız normaldi, ancak savunma arkasına bile oyuncu sarkıtamadık. Oyun sistemimizin ne olduğunu maç içinde anlamak bir hayli güçtü. Bu takıma yaratıcı bir forvet arkası şart gibi gözüküyor.
Dönüşte deplasman otobüsü bizleri havaalanına bıraktı. Bir arkadaşımın bize eşlik etmesiyle birer bira içip, ev yoluna koyulduk. Gece 10'da vardığım okulda tabii ki ders çalıştım. Arma uğruna, koyayım Pazartesi günkü sınava...
Umutsuzluk iyi bir şey değil. Desteğimizi her daim göstermeliyiz. Bu takım bu sene bu ligden çıkmak zorunda. Yoksa gelecek senelerde bizi daha zor koşullar bekleyecek. O nedenle Pendik maçında, cumartesi parkede, pazar günü çimde, armamızın peşindeyiz...
No comments:
Post a Comment